Taşın Diliyle Konuşan Zaman: Çifte Minareli Medrese
- Melike Sağlam
- 2 Eyl
- 2 dakikada okunur
“Her yapı biraz yalnızlıktır. Ama bazı yapılar, suskunluğun bile hafızasıdır.”

Erzurum’un göğüne bir sır gibi yükselir iki minare. Sert kışlara rağmen, dualarla yoğrulmuş taşlarıyla binlerce yıldır ayakta duran Çifte Minerali Medrese… Yalnızca mimari bir kalıntı değil, zamanın oyduğu, rüzgârın geçmişi anlattığı, karın örttüğü bir metin.
Tarih 13. Yüzyılı gösteriyor. Anadolu, Moğol bölgesinde bir sığınak ararken, İlhanlı’ların izleri taşlara işlenmeye başlıyor. Çifte Minerali Medrese’nin inşası, bu fırtınalı çağın tam ortasında, 1271 yılında başlıyor. Mimarı, ismi zamana karışmış bir usta; fakat onun ellerinden dökülen geometri, hala Erzurum’un semasında konuşuyor.
Hatuniye Medresesi olarak da anılan bu yapı Anadolu’nun tarihten bu yana inşa edilmiş en büyük üniversitesidir ve İlhanlı hükümdarı sultan Alaeddin Keykubad’ın kızı Hüdavent Hatun’a atfedilir.
Medresenin giriş cephesi bir kitap gibidir- taş oyma sanatının en ince cümleleriyle yazılmış bir önsöz. Mukarnaslar, rumiler, palmetler… Her biri inancın ve bilginin taş üzerindeki yansımasıdır.
Dört eyvanlı planı, dönemin bilim anlayışını mekâna taşır; her eyvan farklı bir bilgi alanını simgeler. Ortadaki avlu, göğe açık bir düşünce alanıdır, burada ne yağmur eksiktir ne dua. Kapalı odalar, belki de bir zamanlar talebelerin sessizce kelam çalıştığı, tefsir yazdığı, felsefe ile yoğrulduğu yerlerdi.
Minareler, caminin değil medresenindir; yani çağrı ibadete değil, bilgiye yapılır. Bu da bize, dönemin siyasal çalkantıları içinde dahi aklın ve hikmetin nasıl yüceltilmeye çalışıldığını gösterir. Taşların diliyle örülmüş bu yapı, İlhanlı mimarisinin Anadolu’daki güçlü bir temsilcisidir; süsleme sanatının Selçuklu zarafetiyle harmanlandığı bir geçiş noktasıdır.
Halk arasında anlatılan rivayetler, bu taş yapıya neredeyse ikinci bir hayat verir. En bilinenlerinden biri, medreseyi yaptıran Hüdavent Hatun’un ustalara koyduğu o meşhur şarttır: “Öyle bir yapı inşa Edin ki, eşi benzeri olmasın.” Ustalar, Hatun’un arzusunu yerine getirir, taşlara sabırla işlerler hayallerini. Fakat yapı tamamlandığında, bu benzersizliğin bir başkasına da sunulma ihtimali Hatun’u kaygılandırır. Rivayete göre, mimarların elleri kestirilir ki bir daha böylesi inşa edilemesin.
Bir başka anlatıda ise taşların arasında kıskançlık yankılanır: usta-çırak rivayeti. Medresenin minareleri yükselirken, genç bir çırak ustasından gizli bir minareyi tek başına yapar. Fakat ortaya çıkan eser, ustanınkinden daha zarif, daha inceliklidir. Kibrine yenilen usta, çırağını minareden iter; genç çırak oracıkta can verir. Derler ki, bu yüzden medresenin minareleri birbirine benzemez- biri usta elinden çıkmış, diğeri bir dehanın yarım kalan rüyasıdır.
Devamı İhtilâl'de...







Hem gezen hem gören hem de bunu çok iyi bir şekilde yazıya döken olmak harika.