Anadolu’nun Şiirsel Portresi
- Şüheda Tahmaz
- 30 Ağu
- 2 dakikada okunur

Anadolu, yalnızca bir coğrafya değil; bir kültürün, bir hafızanın ve bir yaşama biçiminin adıdır. Yüzyıllar boyunca şairler için yalnızca betimlenecek bir mekân değil, hissedilecek bir dünya olmuştur. Yunus Emre’den Aşık Veysel’e, Mehmet Emin Yurdakul’dan Ceyhun Atuf Kansu’ya kadar pek çok şairin dizelerinde Anadolu; toprakla, sabırla, direnişle ve umutla örülmüş bir ana tema olarak karşımıza çıkar. Türk şiirinin geleneksel halk söyleminden modern edebi formlara evrilmesinde, Anadolu hem bir ilham kaynağı hem de bir bilinç simgesi olmuştur.
Kültür kaynaklarının Orta Asya’dan Anadolu’ya çağlar boyu süren bir süreç ile Türk şiirini şekillendirici etkisi barizdir. Keza Türklerin İslâmiyet’i kabulünden sonra dünya görüşü ve yaşama biçimlerinde meydana gelen değişiklikler şiire de yansımıştır. 10.Yüzyıldan başlayarak İslâmi kültür ve Arap Fars şiirinin etkisiyle Türk şiiri yeni konular ve anlatım biçimleri kazanarak yeniden şekillenmiştir. Âşık, hem döneminde hem de sonraki dönemlerde sesini geniş kitlelere duyurmuş bir sanatçıya denir. Her edebiyat akımı gibi, âşık şiiri de kendi döneminin zihinsel atmosferinin bir sonucu olarak meydana gelmiştir. Âşık yaşadığı kültürel ortamla iç içedir, âşık şiiri toplumun ihtiyacına bağlı olarak oluşmuştur. (Çobanoğlu 2000). Efsaneyle tarihin kaynaştığı, sözlü gelenekte oluşmuş ozan-baksıların taşıdığı kültür, âşık şiirini beslemiştir.
Âşık şiir geleneği; İslamiyet, Anadolu ve Osmanlı kültür potasında şekillenerek yeni coğrafyada yeni bir bakışla, yeni bir hayat anlayışına ve zevkine cevap verecek bir biçim ve öz kazanmıştır (Artun,1996) Bu kültürel dönüşümün şiire yansıyan boyutlarından biri de insanın nefs ve aşk kavramları etrafında yeniden tanımlanmasıdır. Anadolu coğrafyasında filizlenen bu anlayışın güçlü bir ifadesi olarak, akıllara ilk gelen Yunus Emre’dir. O şöyle seslenir:
“Miskîn âdem oglanı nefse zebûn olmışdur / Hayvân cânâvâr gibi otlamaga kalmışdur.”
ve ardından aşkın, insanı hakikate çağıran dönüştürücü gücünü hatırlatır:
“Miskîn Yûnus ‘ışkdan da‘vî kılursın / Dostdan haber gelicek yüz süriyi varasın.”
Yunus, miskinin içerdiği çok anlamlılıkta şiir dehasına uygun bir zenginlik bulduğu muhakkak. Bu sebeple miskini, farklı anlamlarıyla cömertçe kullanmıştır. Ya maddi noksanlıklar içindeki bir yoksuldur, ya bireysel yetileri eksikliklerle maluldür ya da derin manevi eksikliğine tutunmuş bir hakikat arayıcısıdır. Farklı bir perspektiften Yunus’un miskinliğine bakacak olursak eğer Lacan’ın aşk hakkındaki perspektifinden okumak ilham verici olabilir. Lacan’a göre aşk, âşığın sahip olmadığı bir şeyi vermesiyle ilgilidir. Aşık, içindeki eksiklik ve boşluk hissini telafi etmek için özlem duyar. Bu eksiklik, aşkın kaynağıdır ve “varlıktaki eksiklik” olarak tanımlanır. Eksiklik yoksa aşk da yoktur. Âşık olmak, eksikliği kabul etmektir ve bu eksiklik, aşkın dile getirilmesinin temelidir. “Seni seviyorum” demek, “Ben eksiğim ve sen benim eksikliğime sesleniyorsun” demektir. Âşık, sahip olmadığı tamlık duygusunu mâşuğuna verir ve bu, bir aşk talebidir. Aşk, eksikliğin kabulü ve ifşasıdır; aynı zamanda eksikliği telafi etme arzusudur. Fink, B. (2020).
devamı İhtilâl'de...






Dosya için hazırlanan bu yazıyı okurken baştan sona çok beğenmiştim. Ellerine kollarına sağlık.